Derslerde öğrendiğin kuralların hepsi burada. Takıldığında dönüp bakabilirsin.
| Yapı | Anlam | Örnek |
|---|---|---|
| needn't have + V3 | yaptın ama gereksizdi (boşuna) | You needn't have bought flowers. |
| didn't need to + V1 | gerek yoktu (genelde yapılmadı) | I didn't need to wait. |
| would rather / sooner + V1 | tercih (to yok) | I'd rather stay. / I'd rather not. |
| would rather + kişi + V2 | başkasının yapmasını tercih | I'd rather you didn't smoke. |
| had better (not) + V1 | uyarı: -sen iyi olur | You'd better not be late. |
| be bound / sure / certain to | kesin olacak | It's bound to rain. |
| be (un)likely to | muhtemel / pek olası değil | Prices are likely to rise. |
| may / might as well | bari, daha iyisi yok | We might as well walk. |
| could hardly | zar zor (couldn't hardly ✗) | I could hardly breathe. |
needn't have + V3: bir şeyi yaptın ama gereksizdi. I needn't have cooked — they'd already eaten. (Yemek yaptım ama gerek yokmuş; onlar zaten yemişti.)
didn't need to + V1: o anda gerek yoktu. Yapıp yapmadığını söylemez, ama çoğu zaman “yapmadık” anlamı çıkar: I didn't need to cook, so I watched TV. (Yemek yapmama gerek yoktu, ben de TV izledim.)
Türkçede ikisi de “gerek yoktu” diye çevrilebilir; fark, “boşuna” kelimesinde saklıdır. Boşuna yaptıysan needn't have. Türklerin hatası: “I needn't have to worry” ✗ ya da V3 yerine V2 kullanmak: “needn't have came” ✗.
You needn't have bought flowers.
Çiçek almana gerek yoktu. (Ama almışsın — çok naziksin.)
We needn't have hurried; the train was late.
Boşuna acele etmişiz; tren gecikmişti.
I didn't need to wait, so I went home.
Beklememe gerek yoktu, ben de eve gittim.
Cümleye “boşuna” ekleyebiliyorsan needn't have kullan: Boşuna endişelenmişim → I needn't have worried.
would rather / would sooner + yalın fiil = …mayı tercih ederim. I'd rather stay at home tonight. Olumsuz: I'd rather not go. Arkasından to gelmez: “I'd rather to stay” ✗.
İki seçeneği karşılaştırmak için than: I'd rather walk than take the bus. (Otobüse binmektense yürürüm.) would sooner aynı anlamdadır: He'd sooner resign than apologise.
Başkasının bir şey yapmasını tercih ediyorsan: would rather + kişi + geçmiş zaman — ama anlam şimdi / gelecektir: I'd rather you didn't smoke here. (Burada sigara içmemeni tercih ederim.)
Türkçe düşünen biri burada şimdiki zamanı seçer: “I'd rather you don't smoke” ✗. İngilizcede bu kalıp geçmiş zaman ister: didn't ✓.
I'd rather stay at home tonight.
Bu akşam evde kalmayı tercih ederim.
I'd rather walk than take the bus.
Otobüse binmektense yürürüm.
I'd rather you didn't tell anyone.
Kimseye söylemesen daha iyi olur.
I'd rather = I would rather; I'd better = I had better. İkisinde de arkadan to'suz yalın fiil gelir.
had better ('d better) + yalın fiil = …sen iyi olur, yoksa kötü bir sonuç var. Should'dan daha güçlüdür, bir uyarı taşır: You'd better leave now, or you'll miss the train.
Biçim geçmiş görünür (had) ama anlam şimdi / gelecektir. Arkasından to gelmez ve fiil çekilmez: “had better to go” ✗, “had better went” ✗.
Olumsuz: had better not: You'd better not be late again. “You'd better don't” ✗.
Türkçedeki “-sen iyi olur” birebir karşılıktır. Ama dikkat: genel, kibar tavsiye için should daha uygundur: You should visit Cappadocia sometime.
You'd better leave now, or you'll miss the train.
Şimdi çıksan iyi olur, yoksa treni kaçıracaksın.
We'd better not tell Mum.
Anneme söylemesek iyi olur.
I'd better go — it's late.
Gitsem iyi olur — geç oldu.
Patronuna ya da bir yabancıya “You'd better…” demek kaba, hatta tehditkâr kaçabilir. Kibar tavsiyede should kullan.
be bound to + V1 = kesinlikle olacak, kaçınılmaz: It's bound to rain — look at those clouds. (Kesin yağmur yağacak.) be sure / certain to de “kesin” demektir: She's sure to win.
be likely to = muhtemelen: Prices are likely to rise. be unlikely to = pek olası değil: He's unlikely to come.
Türkçede “kesin”, “muhtemelen” gibi zarflar kullanırız ve fiil değişmez. İngilizcede ise bu yapılar be ile çekimlenir ve arkasından to + yalın fiil gelir. Tipik hatalar: “He bounds to win” ✗, “It is likely rain” ✗ (to unutulmuş).
Geçmişte: The plan was bound to fail. (Planın başarısız olması kaçınılmazdı.)
Look at those clouds — it's bound to rain.
Şu bulutlara bak — kesin yağmur yağacak.
Prices are likely to rise next year.
Fiyatlar seneye muhtemelen artacak.
He's unlikely to come before ten.
Saat ondan önce gelmesi pek olası değil.
“Be sure to…” emir cümlesinde “mutlaka … yap” demektir: Be sure to lock the door. (Kapıyı mutlaka kilitle.)
may / might as well + yalın fiil = daha iyi bir seçenek yok, o halde… Türkçedeki “bari”ye çok yakındır: The bus isn't coming. We might as well walk. (Otobüs gelmiyor. Bari yürüyelim.)
Genelde hevessiz bir öneri bildirir: There's nothing on TV, so I may as well go to bed. (Televizyonda bir şey yok, yatsam da olur.)
could hardly + yalın fiil = zar zor, neredeyse hiç …amadım: I could hardly breathe. (Neredeyse nefes alamıyordum.) hardly zaten olumsuz anlam taşır, bu yüzden “couldn't hardly” ✗ (çift olumsuz).
Türklerin karıştırdığı bir nokta: hardly ≠ hard. I could hardly see (zar zor görüyordum) — I worked hard (çok çalıştım).
The bus isn't coming — we might as well walk.
Otobüs gelmiyor — bari yürüyelim.
There's nothing on TV, so I may as well go to bed.
Televizyonda bir şey yok, yatsam da olur.
It was so noisy that I could hardly hear her.
O kadar gürültülüydü ki onu zar zor duyuyordum.
“Since you're here, you might as well…” = “Madem buradasın, bari…” — misafiri kalmaya ikna etmenin klasik yolu.
needn't have + V3 = boşuna yaptın; didn't need to = gerek yoktu.
would rather + yalın fiil (tercih), would rather + kişi + V2; had better (not) uyarıdır.
be bound / sure to = kesin, be likely to = muhtemelen; might as well = bari; could hardly = zar zor.
You needn't have paid for me.
Benim için ödemene gerek yoktu.
She's bound to be late.
Kesin geç kalacak.
I'd rather not go out tonight.
Bu akşam dışarı çıkmamayı tercih ederim.